01 12 2009

3 nota.
sadece 3 notaya bağlı iplerinin ucu.
dilimdeler.
dilim dilim edip kendimi yediğim yerlerdeler.
dizek.
sığmayan 3 nota.
dilimin ucunda sallanan bi isimsin sadece.
isimdin.
öyle 3 nota ki,
duydum demin.
parmak uçlarım uyuştu benim.
3 nota,
dedim ne gereği var.
susuyorum.
konuşamıyorum.
3 notada
sallanan isimler.
bıraktım.
çünkü,
o do-re-do.
dizeğe sığmayan notalardı.

18 11 2009

bırakıyorum.




(fotoğraf: emre)


17 11 2009

4n 1k + 1n

ne-
olması gereken. ucu açık. şizofren bir olgu-döngü sentezi.
nerede-
belli değil. ucu açık. konum belli etmeden. sınırlar egale. işgale açık.
nasıl-
usul usul, sinsi sinsi, yavaş yavaş, çaktırmadan.
ne zaman-
sınırlaması yok. başlangıç belli. bitim: artı/eksi sonsuz.
kim-
o. ya da bu. önemi yok. her zaman bir özne bulunur. sözde ya da gizli.
neden-
...
neden-
...
neden-
öyle.
bilmiyorum. eğer elimde bir nedenim olsaydı, özeleştri sorgulamasına çekmezdim benliğimi. eğer elimde bir sonuç olsaydı, tümden varıp bulurdum kendimi.
sorgular,
sualler,
özneleştirilmiş nesneler,
nesnelleştirilmiş bünyeler,
uyanmayan aklın sonsuz güneş ışığı.
benden açıklama bekleme.
boşver, eskisi gibi kalsın.
korkma benden mesela, uzaktan dinleme. ya da anlatmamı isteme.
o yapraklarla kaplı çıkmaz sokağa gidelim. sonbahar ya.
öylece duralım sonra.
üstüne konuşmayalım. yağmur koksun odanın perdeleri.
sabahı açık gözle izleyelim.
olma-mış gibi yapalım. yok-muş gibi yapalım. uyu-muş gibi.

iyi ki yoksun, iyi ki varım.
ben. olmayan yanın daha parlakken.

14 11 2009

dedi ''beni öperken parmak uçlarında yükselmeni seviyorum.'' gülümsedim.
dedi ''gülerken gözlerini benden bi 'an kaçırıp sonra kahkaha atmanı seviyorum.'' gülümsedim.
dedi ''geceleri uyanıp gözlerini açmadan su içmeni seviyorum.'' gülümsedim.
dedi ''sabah saçmalamalarını seviyorum.'' gülümsedim.
dedi ''sinirlenince yok bi' şey deyişlerini seviyorum.'' gülümsedim.
dedi ''küfür ettikten sonra utanmış gibi yapmanı seviyorum.'' gülümsedim.
dedi ''güçlü bünyeni seviyorum, kısmen senden bağımsız.'' gülümsedim.
dedi ''umarsızca yastıkta bıraktığın kokunu, saç tellerini, küpeni seviyorum.'' gülümsedim.
dedi ''uyandığımda bana bakıyor olmanı seviyorum.'' gülümsedim.
dedi ''koşar adım yürürken düşündüğüm için durdum demeni seviyorum.'' gülümsedim.
dedi ''gözlerini açınca beni gitmiş olacağım.'' uyandım.

07 11 2009

''karanlık görüyorsun geleceği, ama bir yandan da yoluma devam etmem gerek diyorsun. artık dinlenmek istiyorsun, ara vermek. zemin sağlam değil, çok sallantılı, hep bir şeyler eksik olacak. yarım. ''
''hangimizin hayatı dört dörtlük? dön bak şurdaki insanlara, kim göründüğü gibi söylesene. ben, eğleniyorum. ama sen bile şu an içimden geçenleri bilemezsin. tutuyorum çünkü. içimi içimde tutuyorum. kendi hayatımı ne diye bok edeyim ki? benim çünkü bu, sadece ben. gerisi neyse, siktir et işte onu.''

04 11 2009




scent, skin, touch.

aslında.
sı yok bu sefer. her şey gün be gün açık. kelimeler her seferinde parmak uçlarıma geliyordu, ellerin kuruyken dudaklarından çektiğin sigaranın o iki parmak arasından kayıp da parmak uçlarını yakması gibi bir his oluyordu. kalemi yere fırlatıyordum. şimdi klavyeyle başa çıkabiliyorum. ama senle başa çıkamıyorum.
bu yazı.
birazdan bitecek. bitecek diyorum her seferinde. seferler uzuyor, süngüler düşüyor, gökdelenler bile çöküyor. imkansız diye bir şey vardır. o kadar optimist olunmaz. belki de bu kadar pesimist olunmaz. bilmiyorum. çok karmaşık, çözemiyorum. kafam çok ağır.
sana.
diyemediğim o kadar çok şey var ki. gözlerimle anlatabilirim, belki fark etmişsindir. ama seni görmeyeli uzunca bir süre oldu. neden acaba diyorum. son günlerde en çok bunu diyorum. kilitlenen bilgisayar ekranına, bacaklarıma saldıran kediye, soğuğa, sıcağa, yağmura, sana. demiyorum sana. çünkü diyebilecek kelimelerim, konuşacak sesim yok benim. ben. her şey, içinde. yalan. 'yaşattıklarının acısını yaşıyorsun.' acı yaşamıyorum ben. yoo. öylesi hiç de değil. kendi kendime yarattığım illüzyonun içindeyim. ilk defa sonunu bilmiyorum mesela. bilmezlikten geliyorum. evet. her şey birer monolog. sen istersen konuşursun, sen istersen susarsın, sen istersen kalırsın, sen istersen kalırız. ulan. ne oluyor? silkin kendine gel dedi s. kendimdeyim dedim. sen aslında böyle değildin, çıkar kendini elbise dolabının üst rafından, şu indie şarkıları da kapat, yarın seni dans etmeye götürücem dedi. bense on dört saatlik uykumun son çeyreğinde bir an seni gördüm rüyamda. yürüyorduk. hem de kar yağıyordu. güneş gözlerimizi alırken, sen hiç bilmediğim bir şarkı açıyordun. bak burası montauk diyordun. eğilip bana sarılırken, seni koklamama izin verir gibiydin. sıkıca sarıldım sana. bir daha hiç olmayacakmış gibi. olacağına dair işaretlerim yok. 'senden ayrılıp yaşadığım yere gelirken attığım kedi mamalarını yemiş kargalar.' bu noktada iki saniye bakışırdık, sonra anlamsız gülmeler. sen gülerken ağzını kapatırsın genelde. uyurken de. neyse. fiiller saklı kalsın. önemi yok. sadece o zamanlar biraz daha güzeldi, bu zamanlara göre. en azından eylemler belliydi, yüzler silik değildi. saatlerdir bir fotoğrafa bakıyorum. sepya. kız bir şeyle uğraşıyor elinde. çocuğun bakışı da kızın baktığı yerde. çok fena durumdasın dedi k. sağol biliyorum dedim. nerde senin egon dedi, id'le beraber seni ziyarete gelecekler dedim. süperego'mu yitireli zaten çok oldu. ne yapsam bilmiyorum. ne desem bilemiyorum.
yazıldı.
ve bitti. okuyacak mısın bilmiyorum. üstüne alınacak mısın bilmiyorum. geçen sene d. 'bu yalnızca egoların savaşı. ne uğraşıyoruz ki?' demişti. şu an yaşanan da hala aynı. ego savaşı. keşke bir kere daha bakabilseydim maviye. biraz çıkarım yapmaya ihtiyacım var. ilk defa sonunu bilemiyorum. tedirginim. kontrolü kaybedince sinirlenirim çünkü. şu ansa sadece sakinim. yine de, diyorum. tünelin sonunda ışık yoksa bile, beyazı görebilirim.

28 10 2009

beştir şaşar.

bu yazı sadece sana yazılmış bir yazı olacak, sen bile üstüne alınamayacaksın. kapat gözlerini, ne görüyorsan anlat bana. ama burda dur önce. tam burda. koca ağacın gölgesinde, beyaz bulutlu mavi gökün yansımasında. hayat kelimesini kullanmadan sen'i anlat bana. daha sonra ben'i kullanmadan hayatını anlat. dizime yat. müziği bana bırak, bunun için hep bana güvenmişsindir zaten. hayır, sen bana pek güvenmedin aslında. açıkçası ben de sana güvenmedim. izin vermedim kendime. bilirsin, anlamlar. gülme. susuyorum tamam. kaç sene mi oldu? 5 sene oldu. tam 5. 1825 gün ve 43800 saat. böyle söyleyince ne kadar uzun olduğu daha vurucu oluyor. büyüdüğümüz zamanlardı. senin boyun benden hep uzundu, sabahın köründe uyanırdık, sırf serin suya girebilmek için. ne kadar açıldığımızı sahile bakınca anlardık. hatırladın di mi? evet, benim de aklımdan o gün geçiyordu. annemlerin uyanıp bizi bulamaması, herkesi ayağa kaldırmışlardı. sadece yüzüyorduk. ilk kez o gün kramp girmişti ayağıma, sana belli etmemek için numara yapmıştım. dur daha bitmedi. aynı gün sarhoş olmuştuk gece, ayakkabılarımı denize atmıştın çünkü sana tokat atmıştım. nedenini hatırladın mı? hayır ben de hatırlamadım. ne kadar mutluyduk. her şey çok basitti, çünkü hiçbir şeyin farkında olmadığımız zamanlardı. 16 yaşındaydım. sense 18. en basit mutluluk tanımımdı o zamanlar, senin ayağın yere değerken ben parmak ucumda duruyordum. oynadığımız oyunun adı mı? hafızamı zorlatma, hava çok güzel. yağmuru nasıl da severdin. beni de mi çok sevdin? sağol. ilk hayal kırıklığımı sen yaşattın bana ama. bunu da hatırlıyorsun değil mi? sana küfrederek kalkmıştım yerimden, delice bir şey yapmandan korkuyorum demiştin. senin gibi puşta değer mi it? demiştim. ben bunu derken komşular duymuştu. çok açılmamdan korkup benim arkamdan yüzmüştün, ama korkarak. çok güzeldi. sen bana bağırırken ben gülüyordum. mutluyduk. evet, ben de o zamanlar daha mutluydum. 5 sene. neler olduğunu anlattırma, kıssadan hisse kısır döngü. sadece rolleri değiştimizi düşün. senin yaptıklarını ben yaptım başkalarına. senden öğrendim belki de, kim bilir. geçen gün n. insanların ahını aldın, şimdi bu yüzden böyle şeyler yaşıyorsun dedi. galiba buna gerçekten inanıyor. geride kalanlar mı? bilmem, çok var. önemli olan şimdi demez miydin sen? evet. önemli olan şimdi, ama ben o zamanlar daha iyi bir haldeydim.

i2i

iki dudağının arasındayım; tek kelimene bakan.
iki parmağının arasındayım; yanağıma dokunan.
iki kolunun arasındayım; beklenmedik anda saran.
iki bacağının arasındayım; ne idüğü belirsiz.
iki omzunun arasındayım; geceleri aradığım.
iki elinin arasındayım; kayıp giderken tutunamayan.

*güz-2007*

27 10 2009

hayatımda bazı şarkıları ithaf edecek kadar değerli kimsem olmadı henüz.

25 10 2009

4.9.10.11.13.18.
25.

21 10 2009

it was beautiful & terrible

son bir senem gözlerimin önünden her geçtiğinde, hala herkesi gülüşleriyle hatırlıyor olmak nasıl bir duygu bilmiyorum. kimi gitti, kimi kaldı, ama gülüşler hala yastığımın altında saklı. dün gece ukala olduğumu anladım. bencil olduğum yüzüme vuruldu. şiddete eğilimli olduğum kanıtlandı. son tespit, o gülüşlerin hepsinin ukala ağızlara sahip olduğuydu.

-''kendini biliyor olman çok güzel. sen mantıklı bir insansın. ama ne zaman yeter desen, kapıyı açık bırakıyorsun, hikaye başa dönüyor, ukala ağızlar alıyorsun hayatına, ukala hayatlar yaşıyorsun, ama sinsi bi pislik olduğun için genelde yara almıyorsun, bencil davrandığın için kırıyorsun, yalnızlığın hiçbir zaman fazla gelmiyor sana. ve tehlikelisin, çünkü güzelsin. hayır hayır, itiraz etmeyi bırak, öylesin. ama seni tehlikeli yapan güzelliğin değil, güzelliğinin farkında olman. bu bakışlarla her şeyi elde etin şimdiye kadar, biliyorum. sana hayır diyen kimse olmadı değil mi? bak yine yapıyorsun o bakıştan. o yüzden çok güçlü olduğunu düşünüyorum. ama dikkat et, birileri bir gün gardını öyle bir düşürecek ki, o zaman ne bencilliğin kalacak, ne gizlemeye çalıştığın egon, süperegon, ne de gözlerindeki o sinsi bakış. dikkat et. mantığına yenileceksin hazal. bu iş sonsuza kadar sürmez. bir gün sen de karşılıksız seveceksin. o zaman beni ara. seni teselli eden ben olmak istiyorum.''

seni hem haklı hem haksız çıkarmak istiyorum, bunun olmayacağını biliyorum. bu yazıyı okuyacağını da. anlamlarımı evde pusuya yatırdığımı biliyorsun. belki bir gün onları da yanıma alır, yağmurda sana sığınırım, düşünsene. henüz değil. yapamıyorum. istesem de. iyi ki varsın s.

günün armağan şarkısı *haz.'a*: something of an end.

14 10 2009

summer*autumn

bir şeyleri değiştirmek için çabalamak istiyorum. ama o kadar yorgunum ki artık, kılımın kıpırdayacak hali kalmamış, her nefes alışımda boğazım isyan bayrağını çekmiş, yatağım artık beni kusmak istiyormuş gibi. sadece yorgunum. taa en başta ben kırıldım, sonra arka arkaya ben kırmaya, hayatları mahvetmeye başladım. elimden gelmiyordu, çünkü kendimi birine bağlı hissettiğimde, ipleri kaybetmiş gibi deliriyordum, ve hikaye en başa dönüyordu. (no i’m not a lesbian. i just, don’t feel comfortable being anyone’s girlfriend. i don’t actually feel comfortable being anyone’s anything.) insanları kendimden uzaklaştırmak için biçilmiş kaftandım, o kadar yöntemsel şekillerde yapıyordum ki bunu, bir süre sonra bir ritüel halini almıştı. yaklaş ve uzaklaştır. basitti terimleri. hayatım çok sıradandı, ama buna rağmen hiç sıkılmıyordum. bir gün birisi ''başkalarının mutsuzluğundan beslenen biri olmana o kadar az kaldı ki, seni durduramamaktan korkuyorum.'' demişti.

ramak kala kurtuldum. hem de bu aralar. 'sadece anlamları kaybedeli beri, ne mutlu ne mutsuzum. hayatın daha güzel olduğu söylenemez, ama daha kötü olup olmadığı tartışılır. eşyalar, kelimeler, sesler, kokular, tarihler, eşyalar, sevgiler, içi boşaltılıp çöpe attığım kavramlar, ya da havada asılı duran, ne önemi var.' evet öyleydi. ama bu zamana kadar. neden bir anda değiştiğime dair en ufak bir fikrim yok. anlamlar ve kavramlar birbirine karışsa da, dün yağmur altında bir saat yürüdüğüm için şu an yataktan çıkamasam da, mühim değil. otururken masaya düşen kuru bir yaprak var elimde.

12 10 2009

meet me in montauk.


''her zamanki gibi bir pazar.'' demeden uyanmıştım. bugüne ait iki sıfatım garip ve değişikti. çünkü erken kalkmıştım, ve tekrar uyuyamıyordum. ve yalnız değildim. yine sıcaktı. ''soğuk pazar yoktur, ince yorgan vardır.'' çünkü. günün rengi maviydi. ve tonları.
yol boyu kulağımda ''Night and day, i dream of, making love, to you now baby, love making, on screen, impossible dream'' vardı.
saçlarımdaysa iki günlük dağınıklık.
tenimdeyse iki gün kokusu.
telefonumdaysa hatırlatma: ''anlamları evde bıraktığını unutma. senin için en yararlısı bu.''
gözlerimse boşlukta.
dilimdeyse ''meet me in montauk.''
beynimdeyse hepimizin bir filmin içinde yaşadığı vardı.
buna inanıyorum, hepimiz bir filmin içindeyiz ve tanıştığımız insanlar bizim filmimizin içinde rollere bürünüyor. tabii biz de onların hayatlarına göre rollere bürünüyoruz. el kamerası.
sürekli ''anlamlar'' kelimesi çıkıyordu karşıma.
kendimi durdurmamaya karar verdim.
hayatımda ''belki''lerle başlayan cümleler kurmaya başladığım an, anlamlar yola çıkıp bana geliyor; duvarlarım sabote edilip incelmeye başlıyor.
'o an'lardan birindeyim.

11 10 2009

look down.


08 10 2009

düşünsene.
hiç yalan yok ortada.
sadece iki kupa kahve, dumanı üstünde.
''bi sigara yakabilir miyim?''
ikimiz de sonunu biliyoruz halbuki.
ne kadar boştan bir çaba olduğunu.
an'lık keyifler için birbirini yakan insanlar.
kendini itekaka birine yaklaştırmak.
ne kadar zor halbuki.
düşünsene.
''sonunu biliyorsun diye yolun, nasıl gitmemezlik yapabilirsin? *madem ölücez, intihar edelim*e benzer bu.''
uyumsuzluk uyumdur derken, yanağıma dokunduğunu hayal ettim.
ama şimdi geçti.
teşekkürler.

27 09 2009

hiçbir şeye anlam yüklememeyi öğreneli epey oldu. sadece aklımdan geçen düşünceler vardı, ama onları icraate döktüğüm her an, içi boş anlamsız hareketler olarak yansıyordu, nedense. kimi zaman mutlu mesut da olsam, gün sonunda bana sadece yorgunluk getirisi oluyordu. evet, o an için eğleniyordum, ya da canım yanıyordu, ya da zevk alıyordum, ya da ağlıyordum, bütün bunların kesişim kümesi ise ''anlamsızlık''tı. mesela durup dururken yıllardır konuşmadığım arkadaşlarımla görüşüyordum, ya da sürekli görüştüğüm insanlardan sıkılıyordum. o an, elimde tuttuğum kese kağıdına sözcükler kusasım geliyordu, ama yapamıyordum. susup, boş bi sırıtışla karşımdakini dinler gibi yapıyordum, önceleri sıkıcı gelen bu hareket, şimdi o kadar anlamsız bi hal aldı ki, durmadan aynı mimikle dolaşmaktan korkar hale geldim.

kelimelere, insanlara, seslere, kokulara ve o'na yapılanlara anlam yüklememeyi o'na öğretmeyi o kadar çok isterdim ki. ama durmadan seviyordu, ya da aşık oluyordu. o'nun için orta bi ruh hali mevcut değildi; ya en üstte, ya en dipte. benim ''eh işte'' demelerimin her birinde, o ''çok''la başlayan cümleler kuruyordu. ve durmadan o'na yapılanlara anlamlar yüklüyordu, kelimelere, insanlara, seslere, kokulara. içimden kilometrelerce bağırıyordum o'na. ''et-me'' diye. hiç durmadan anlatıyordu. ''ilk''leri çok önemliydi o'nun için. tarihler yazıyor, ordan burdan topladığı eşyalara tapıyordu. hiç durmadan anlatıyordu. aramızda olsa olsa iki üç yaş vardı, ama hep beni daha büyük olmakla suçladı. bu suçlama daha sonra ruhsuz olmam ile ilgili bir hal aldı, orası ayrı.

''ne kadar zamandır ağlamıyorsun sen?'' diye konuşmaya girmesi, o an için korkumu tavan yaptırdı. bi kaç sene olduğunu tekdüzesestonu yla anlatırken, ''belli'' diyerek beni susturması cabası. zamanı geldiğini düşünmüştüm. ama erkendi. ve ben bunu anlayamayacak durumdaydım.

-o her boka yüklediğin muhteşem anlamların var ya hani senin, beni her seferinde suçladığın bakışların, hah işte şunlar, boşa kürek çektiğini anlaman için çok şey yaşamaya gerek öyle.

o'na son altı ayımın kıyıda köşede kalmış neyi var neyi yok anlatıyordum. hiçbir şeyden pişman olmadığımı da ekledim tabii. aslında ağzımdan dökülen her ses, benim kendime ettiğim duam-mış. ve ben bunu anlayamayacak durumdaydım.

sustuğumda beni suçlayacak durumda değildi. evet, biraz hızlı geçmişti son zamanlar, evet beklenmedik her şey olmuştu, hayır pişman değildim, evet tek bir hatam vardı, o da artık duvarlarımın olmasıydı. beni öyle kelimelerle suçlamaya başlamıştı ki, kifayetsizdim düzeltmeye. ve öyle doğru konuşuyordu ki, kıyamıyordum kesmeye. her zaman yanında bulundurduğu kartpostallardan birini çıkarıp, öfkeyle karalamaya başladı. gözlerimi yazdıklarına bakmaktan alıkoyan, korkumdu. çünkü yazdığı her şey, insanın içine dokunurdu. hışımla kalktığında, kartı bıraktığını gördüm.


merhaba
ben 20 yaşındayım
kendime öyle duvarlar ördüm ki, her şeyi anlamsızlaştıracak kadar kalınlar.
halbuki ben sadece korkağın biriyim.
sevmekten korkuyorum, ya sevilirsem diye.
her şeyin içini boşaltarak korunabileceğimi sanıyorum.
tek yaptığım kendimden kaçmak.
inandığım tek şey, kahve, sigara ve az uyku.
sadece korkağım!


önce inanmak istemedim.
hala inanmıyorum.
sadece anlamları kaybedeli beri, ne mutlu ne mutsuzum.
hayatın daha güzel olduğu söylenemez, ama daha kötü olup olmadığı tartışılır.
eşyalar, kelimeler, sesler, kokular, tarihler, eşyalar, sevgiler, içi boşaltılıp çöpe attığım kavramlar, ya da havada asılı duran, ne önemi var.
sadece kahve, sigara, az uyku

31 08 2009

son günlerde hiç yeni şarkı keşfedemiyorum.
öyle şarkılar istiyorum ki,
ağzıma sıçsın, 3 gün 3 gece durmadan dinleyeyim.

21 08 2009

hatırlat da haziran'ın sonunda çocukluğumuzu yakalım

sen beni öpersen belki de ben fransız olurum
şehre inerim bir sinema yağmura çalar
otomobil icad olunur, zarifoğlu ölür
dünyadaki tüm zenciler kırk yaşından büyüktür.

-senegalliler dahil değil

sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin

-yoksa seni rahatsız mı ettim?

sen beni öpersen belki de aşkımız pratik karşılık bulur
ne ikna edici bir intihar girişimidir şimdi göz göze gelmek
elbette ata binmek gibidir seni sevmek sevgilim
elbette gayet rasyoneldir attan atlamak

-freud diye bir şey yoktur.

sen beni öpersen belki de ben gangsterleşirim
belki de şair olurum seni de aldırırım yanıma
bilesin; göğsümde hangi yöne açmış tek gülsün
yani ya bu eller öpülür, ya sen öldürülürsün.

-haydi iç de çay koyayım.

*ah muhsin ünlü*

03 08 2009

bonbon palas no:7

''kapalı bir sandığın içince günışığına çıkmayı bekleyen, kıymeti bilinmemiş bir define değilim ben. hakkımda soracağın her sorunun cevabı üç aşağı beş yukarı sende saklı zaten. beni keşfetmeye çalışmanı da, keşfettiğini sanmanı da istemem. tanımak zorunda değiliz birnirimizi, daha bir arpa boyu tanıyamamışken kendimizi. başkaları hakkında edinilen bilgiler, çöplükten gelişigüzel çıkarılan yiyeceklere benzer. tadına bakamayacak olduktan sonra, kokutmak zorunda değiliz beynimizde.''

uyandığında saatin ne kadar erken olduğunu bilecek kadar ayık değil, halbuki yatmadan önce ayılmak için içtiği sütsüz, şekersiz kahvenin bardağı masanın köşesinde. gözlerini ilk açtığında yaptığı şeyi yapmıyor bu sefer, bakmıyor saate ya da kalkmıyor yerinden. içinde saymaya çalıştığı isimleri yutuyor, tek bir isim kalıyor boğazında, elini sokup çıkarıp baş ucundaki masanın üzerine, kurumuş, artık kahveli bardağın kenarına doğru sallandırıyor. düşüyor isim yere. eğilip almaya çalıştığında yataktan hızlı kalmanın bedeli olan baş dönmesiyle yer çekimine yenilen vücudu yere bırakıyor kendini. isime uzanmaya çalıştıkça kaçıyor isim. belli ki intikam almaya çalışıyor diye geçirerek içinden daha temkinli kalkıyor yerinden ama nafile, bu sefer isim kayıp. aramaktan yorgun düşene kadar tüm evi 42 kez dolaşıyor. yok. artık saate bakmanın zamanı geldiğini düşünüp uzanıyor saate, kırmızı, eciş bücüş, rakamlarının kimisi yere düşmekten baygınlık geçirmişçesine sallanan bir çalar saat. yenisi asla alınmaz, eskisi asla atılmaz cinsten. hala zaman var, kim bilir ne kadar erken uyanmış. isimse yok. geceden kalma dibi tortulu kahve bardağına uzanıyor, yine yetişemiyor, sinirlenip hızlıca yaptığı hamlede ayağı emektar masaya çarpıyor, masanın ucundaki kahve fincanı sallanmaya başlıyor. o an kırmızı, eciş bücüş, rakamlarının kimisi yere düşmekten baygınlık geçirmişçesine sallanan çalar saat duruyor. o an zaman duruyor. kahve fincanı dibindeki turtusuyla sonsuza kadar sallanacakmış gibi dursa da, an'a yenik düşüyor. küçücük fincandan çıkan inanılmaz şangırtıyla tekrar yere oturuyor. bu sefer ne baş dönmesi, ne akşamdan kalmalık. fincan, ismin üstüne düşüyor. şimdi hangisi daha paramparça, bilemeden yerde oturuyor. bir elinde sağlam kalan fincanın kulbu, diğer elinde isimin parçalan-a-mayan tarafı.

''söylediklerini geri almak, kelimelerden pişman olmak için çok geç artık.''

fincan kulbunu duvara fırlatıyor, inatla parçalanmayan kulp, geri dönüp koluna derin bir iz bırakıyor. elindeki yarımkalanisme bakıyor, diğer yarısını bulup yapıştırıyor yerinden kalkmadan. en son hamlesi, yere damlayan kanlara dur der gibi, ismi alıp kulbun açtığı yaraya yapıştırmak oluyor. artık ne kadar geç olsa da.

01 08 2009

daniel.


daniel, when i first saw you
i knew that you had a flame in your heart
and under our blue skies
marble movie skies
i found a home in your eyes
we ll never be apart
**
tuhaftı sizin tanışmanız
o'nun senin karşında oturuşu tuhaftı
seni almaya gelişi daha tuhaftı
diliniz alkolden dolanırken
senin o'na sevgilini anlatışın
belki de en tuhafıydı

and when the fires came
the smell of cinders and rain
perfumed almost everything
we laughed and laughed and laughed
**
o yolda neler konuşuldu
''keşke dans etsek'', dediğini yaptı
kor olmuşun kokusu hala burnunda
ve eğilip seni öpüşü

and the golden blue
crying took me to the darkest place
and you have set ire to my heart
**
''kal dediğinde kalsaydım'' demiştin
''gecenin geleceği değişirdi.''
her yer nasıl da karanlıktı sen konuşurken
o'nun gözleri de mi yoksa; bilemedin

when i run the dark, daniel
to a place that's vast, daniel
under a sheet of rain in my heart
daniel, i dream of home
**
şimdi her şey konuşma balonu
güneş batarken, yeşili görmüştün
o konuşurken hep gülmüştün
''cezam neyse çekmeye hazırım hakim bey''
karanlıkta kendini bulmak. kaybetmek. ya-da

but in a goodbye bed
with my arms around your neck
into our love the tears crept
just catch in the eye of the storm
**
son gün. artık senin zorunla konuşuyor.
''gitmeden bi sarılayım.'' son gün. kez.
kollarınla boynundayken
katlanabileceğin kadar intikam

and as my heart ran round
my dreams pulled me from the ground
forever to search for the flame
for home again, for home again
**
şimdi her gün yerle^birsin
''heyecan, korku, ego. benim için bu kadarsın.''
hayallerin suya düşme sesi duyulmaz.
aynı evi paylaşmak için tekrar,
neler verirdin intikama?


when i run in the dark, daniel
to a place that s vast, daniel
under a sheet of rain in my heart
danie, i dream of home

**
şimdi her gece kabus
gözleriyle aynı renk yerle^bir
geri saymaya yetecek kadar sayı yok
keşke o eve geri dönebilsek

29 07 2009

hadi bakalım.

her şeyin şu iki kelimeyle başlayıp, yine onlarla bittiği dünyaya hoşgeldiniz. evet ben kaşındım. bencil bir ilgi manyağıyım çünkü.

ama bunu hiçbir zaman inkar etmedim. ve sen bu hiçbir zaman görmezden gelmedin.

ellerimle diktiğim kumdan kalenin şimdi sadece temelleri var. ve hayatın genel yasasını heceleyerek parmak hesabı söylüyorum. annem geliyor karanlık odaya. perdeler 29 gündür kapalı. çık biraz diyor. iyi böyle deyip yalnız kalmam gerektiğini söylüyorum. herkes ne kadar anlayışlı bugünlerde. odamdan çıktığım 9-12 saatleri arasını ''miş gibi'' yaparak geçiyorum.

meraba. ben aslında ne kadar mutluyum. telefonum 29 günde 3 kere kadar çaldı. bilgisayarın kendisini imha etmesine saatler kaldı. hayatım da ne kadar da rutin değil. ve ben seni ne kadar da çok anmıyorum .

kaçıncı raund? ben yoruldum. *ben tek başıma uyumayı severim. silinenleri geri alma tuşum yok benim. kazanamayacağım savaşa girmem ben.* egoların savaşına hoş geldiniz. for english press nine.


ben yoruldum. her gün senden izler aramaktan. acaba bugün ne yapıyor demekten. internete bağımlı yaşamaktan bıktım. en açığı seni özledim.
hadi bakalım.
bakacak bi şey kaldıysa

16 07 2009

don't know what you got till it's gone




''insanlar gelmeleriyle yalnızlıklarını dağıtanları severler, gitmeleriyle kendilerini yalnız bırakanlara aşık olurlar.''
özdemir asaf
''ötekinin kıymetini bilmek için yokluğuyla başbaşa kalmalı insan.''
proust
''insan birini sevdiğini sonradan mı anlar
ya da
insan sevdiği birini hep sonradan mı anlar?''
oruç aruoba

09 07 2009

sor_2+2=5

bandini lopez'e neden sürekli kavga ediyoruz? diye soruyor.
bu cevabı kavga olan bir başka soru halbuki.

benim de sorasım var.
biz neden kavga bile edemiyoruz diye hayatımdakilere.
iki kelime bilee edemiyoruz diye
çok mu farklıyız?

peki takıntım niye?
bu sıcakta sıcağı hiç hissetmeden saatlerce neden yürüyorum güneşin altında sana hiç aldırmadan?
çünkü o an seni düşünüyorum
ve içim buz kesiyor

merak etme kimseye anlatmıyorum
en azından sen gibi değilim
ha sahi
hiç uyuşmuyoruz değil mi?

27 06 2009

''yüzüme kondurduğun gülücüğün silinmesine sadece 41 saat kaldı.''
kendi kendine konuştuğunun yitik bilincinde değil.

''son şansını kullan...''

25 06 2009

no

kelimeler
sokaklar
evler geçiyor gözlerinden

gülümsüyorum
susuyorum
kaçıyorum kendimden

mükemmel
uyum
yakalama sanatı

sen sen ol bir daha inanma onlara diye fısıldıyor kulağıma. gök mavisi gözleri. maviyi sevmem yeşil olsun diyorum. yeşeriyor o zaman gözleri.

kalbim mi?
işte onu siktir et deyip
kayboluyor

anne
artık ellerim yok
saçlarım parlak değil senin en sevdiğindi oysa
gözlerim başka bakıyor
dilim dönmüyor doğruya
çünkü
korkuyorum

açık
saçık
konuşmama dersleri

adam ol deyip
sarsıyor
kolum diyorum
canım yandı
biz o safhaları çoktan geçtik
hatırlarsan
diyor

sesiz
sakin
ama vahşi

23 06 2009

bir sene

bir seneye sığmayacak kadar doluydu yaşananlar.
ölüm, doğum, savaş, barış, başlangıç, bitiş, ilk ve son.

''dayanak sınırı'' diye bir şey olmadığını öğrendim.
sonları öğrendim.
insanın doğasının değiştirilemeyeceğini öğrendim.
susmayı öğrendim.
konuşmayı öğrendim.
ağlamamayı-ağlayamamayı öğrendim.
sabretmeyi, izlemeyi, kendini bırakmayı öğrendim.

çok yürüdüm, çok güldüm, çok şaşırdım.
şaşırmamayı öğrendim.
''tabu''ları öğrendim.
hayalleri paylaşmayı, hedeflemeyi, başaramayınca gülmeyi öğrendim.

çok insan tanıdım.
çok yanlış yaptım.
pişman oldum.
gurur duydum.

ama en önemlisi, geriye dönüp baktığımda da aklımda da kalan
hep gülümsediğimiz anlar.

iyisi ve kötüsü.
koskoca bir sene izler bırakarak gitti yine.

''hanenize yazılan artı bir yaş size hiçbir zaman geri dönmeyecektir. teşekkürler.''

15 06 2009

sour times

maynard.
aklımı almanı hiçbir kelime açıklayamaz.
o ses.
hiçbir şey düşünemememi sağlıyor.
yada çok şey düşünmekten
bakamamayı.

05 06 2009

why

neden yazmıyorum?
bilmem.
ama artık içkiye ara vermeliyim.uzunca bi süre.
mahvolmak istemiyorum.
kaybolmak da.

ama saçmalıyorum.
pişmanolmayacağımşeyleryapmakistiyorum.

26 04 2009

high

aslında hiçbir zaman hayatımda olmamışsan da hep yanımdaymışsın gibi bi his bu, bilirsin duygularımı pek sözle ifade edemeyen birisiyimdir ben. geceden buğulu cama yazılıp sabah kalktığında sadece izleri kalmış olan küçük parmak uçlarınım ben. sense hep sahip olmak istediğim karanlık yanımsın. hep var ama aslında yok olandan. sabah kalktığında yüzündeki yastık izi. üstüne yattığın kolunun hissizleşmesiyim ben. sense tütün kokan parmaklarım. kırık uçlu darmadağınık sigara kokan saçlarımsın. farkedemeyeceğinkadaruzakken, sevebileceğinkadaryakınımben.

bütün olumsuzluklardan kendimi sorumlu hissedecek kadar aptallaştım artık. lütfenyanlışlaryapmamaizinverme.

her an ölücekmişim gibi. ölmeden önce son 10 saniyeniz, hayat size küçük gelir artık. 987654321..

koyu renkli güneş gözlükleri arkasında uykusuzluğunu saklarken sen, ben aynı anlarda bilmediğin yerlerde olucağım için..

özür dileyemem..

benim için iris i dinle, 3-5 kereden sonra hala aklındaysam, hala bi şans var demektir

23 03 2009

poor alice




one pill makes you larger
and one pill makes you small
elimizde bavullarla yürüyorduk

and the ones that mother gives you
don't do anything at all
tek kelime edemiyorduk, tüm yaptığımız yürümekti

go ask Alicew
when she's ten feet tall
''çok büyüdün sanıyosun kendini di mi?''

and if you go chasing rabbits
and you know you're going to fall
duruyorum, o'na yetişip yetişmemek umrumda diil

tell 'em a hookah smoking caterpillar
has given you the call
farkında bile değil geride kaldığımın, sigarasını fırlatıp atıyor sağ kaldırıma

recall Alice
when she was just small
duruyorum, ''daha küçücüksün halbuki.''

when men on the chessboard
get up and tell you where to go
''nereye gidiyoruz biz?''

and you've just had some kind of mushroom
and your mind is moving slow
''aklın yerinde mi senin?'' durup bana dönüyor

go ask Alice
i think she'll know
''gittiğimizde sorarsın bunu'' yürümeye devam ediyor

when logic and proportion
have fallen sloppy dead
aklım zaman mekan yok, gidebileceğim tek yer onun ardı

and the White Knight is talking backwards
and the Red Queen's "off with her head!"
''kendine gelince bana şükrediceksin '' diyor. ucubik gülüşünden iğreniyorum.

remember what the dormouse said;
feed your head
bembeyaz tüyleri iz bırakıyor ardından

13 03 2009

and the -me- goes to road



-''sence de çok yakışmıyorlarmıymış birbirlerine, baksana; gözler, gülüş, mimik, çok ideal bi çift bence. keşke ayrılmasalarmış. çift oscarımı onlara verebilirim şu an.''

-''haklısın..''

haklısın

haklı

haklı

sadece naber deyip çekip gidebilmek istiyorum.

naber

ama sonrası

yok

ama sen

ol

11 03 2009

II.gün

entatlıöğleuykusundan telefon sesiyle uyanmak nefret ettiği yegane şeyken, can çekişiyormuşçasına çalan telefonunu arıyor yatakta kız. ekranda gördüğü isimle dikiliyor yatakta.
-''nerdesin? çok kötüyüm konuşmamız gerek. bekle ben geliyorum oraya.''

45 dakika içinde buluşuyorlar. ellerinde kahve ve onlara eşlik eden sigaralarıyla. konuşmanın seyri kendini belli ederkeni kız yine aynı senaryoda olmaktan emin adımlara konuşuyor.

-''çok boşladım. canım şurdan kalkıp şuraya oturmak bile istemiyorum. yoruldum. birini istiyorum hayatımda, ama en baştan başlayıp da bu benim en yakın arkadaşım, bu benim en sevdiğim yemek, buysa en nefret ettiğim şey demek istemiyorum.''
-''devam et.''
-''o beni biliyordu , tanıyordu, hiç böyle şeylere ihtiyacım kalmıyordu onlayken, aslında onu beni delirttim biliyo musun, eziyet etmişim resmen.''

sinirden yeni söndürdüğü sigarası yetmezmişçesine diğerini yakıyor kız.

-''saçmalama. kimse bir diğerini o kadar delirtemez. neler yaptığını unutma sana. sen kimseyi beklemiceksin, o zaten gelicek sana, bak çevrene hep öyle olmadı mı?''
-''bilmiyorum.''
-''bal gibi de biliyorsun. kaçma bundan. ve birbirinizin her şeyini bilerek uyanıcaksınız bi sabah, hem de çaba sarf etmeye gerek kalmadan.''

eldivenlerini çıkarmadığını farkedip masaya fırlatıyor çifti kız.

-''siz nasılsınız peki? her şey yolunda mı?''
-''evet. iyiyiz. yolunda olmaması için hiçbi sebep yok. zor ama olduruyoruz.''

çocuk uzaklara dalıyor yine.
kız ona bakarken son günlerde onun ne kadar değiştiğini düşündüğünü düşündü, yanıldığını farketti, o hala aynıydı.

-''çok değiştim.''

dudak bükerek gülüyor kız.
-''hadi ya. nerden çıktı bu?''
-''artık gece yanımda yatan insanın gözlerine bakarak uyumak istiyorum. daha fazlası diil.''

koyuveriyor kız kahkahayı.

-''üstüne alınma cidden. korkutuyosun beni be.''
-''aslında..''

devamını biliyor kız,
-''onu özledim ama ne onla oluyor ne de onsuz diceksin ve kafana şu bardağı yiceksin. hem hadi gidelim artık, hasta olucaksın, kapa şu önünü iyice.''

kız giyinirken çocuk sarılıveriyor.

-''annelik görevinden hiç istifa etmiceksin di mi?''
-''asla.''

gün sonunda rahatlıyor kız.
kendinden çok başkalarını düşünen insanlar için de psikolojide bi ad olmalı diye düşünürken gülümsüyor.
I.gün

''-işte benim hayatım bundan ibaret. evlilik gibi biraz aslında, merak et-başla-yaşa-bık-boşan. kesinlikle evlilik de bana göre deil zaten. deli saçması.''
-''çok kesin sınırların var.''
-''benim mi? saçmalama, asla öyle sınırlarım yoktur.''

gülüyor çocuk.
sigarasını düşürüyor kız elinden, tam en sevdiği pantolonun üstüne, aniden kalkıyor yerinden,
-''siktir ama ya. kusura bakma, normalde bu kadar yeni tanışık olduğum insanların yanında küfretmem. ama bu ülkede kadınların tek sahip olduğu özgürlük küfretmekken.. sen ne diyodun?''
-''keskin sınırların var. asla öyle sınırlarım yoktur derken bile bunu açıkça görebiliyorum.''

içinden ''daha üç haftada hakkımda karar almış. işin gücün mü yok be herif.'' diye geçiriyor.

-''öyle olsun bakalım.''

düşen sigarasının intikamını almak için bir diğerini yakıyor.
-''çok içiyosun.''

hayretle yan gözle çocuğa bakıyor kız,
-''evet?''
-''canına kastın varmışçasına..''
-''benim hiçbi şeye kastım yok. iyiyim ben böyle.''

sandalyesinde geriye doğru yaslanırken -burnunu sokma- mesajı veriyor aslında.

-''napıcam ben seninle?''

şaşırıyor kız.
sigaranın dumanını yutuyor.

-''nasıl yani?''
-''bazı gerçekleri görmezden gelerek ne kadar devam ediceksin bakalım. anlasana..''
-''kalkıp gitmemi mi istiyorsun?''
-''hayır tamam sustum merak etme. o nasıl?''
-''gayet iyi. biz. biz de iyiyiz.''

çocuk kendine şaşırıyor.
daha fazla üstelememesi gerekiyorken bile yanında kız olmadan yapamıyor.
ne onunla oluyor, ne de onsuz..

-''hep hayatımda olman imkansız mı?''
-''tabi ki diil. buradayım işte. iyiyiz böyle merak etme sen beni korkutmadıkça burdayım.''
-''belki bi gün, ne bilim...''
-''vazgeçmicek misin?''
-''ben hep burdayım. unutma. beklicem..''

yalnız kalmak istediğini farkediyor kız, kalkması gerektiği bahanesiyle ayaklanıyor, çocuk onu bırakmaktan söz ederken ''en fazla otobüse kadar'' diyerek anlaşıyorlar.

kız gidiyor. çocuk bekliyor, el sallarken hala aynı cümle dudaklarında, montuna kızın kokusu bulaşmış.

''seni sevdiğimi ne kadar daha görmezden geliceksin?''

10 03 2009

google analytics errörr

bakalım bakalım nası bi şeymiş dedim. içimde ukte kalmasın dedim. yaptım. insanlar neden niçin burda dedim, işte sonuç__

ambulansın içini görmek istiyorum: canımsın sen ya, gerçekten görmek isteme bence, allah göstermesin.

kübra ekler barış manço: sevgili gs sosyoloji öğrencisi kübranın kingodisco daki sunumu baya tutmuş demek ki.

abdullah bazencır: bilemiyorum. bilmek de istemiyorum.

asdf banu: aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. lütfen daha fazla deneme.

asmaktan atlayan kız: keşke bi cümle olsaydı bu kadar içim acımazdı.

come ne demek: gel demek. git demek. git git.

davrananlara: nası? ne gibi? sori ay kant andırstend yüu.

dünyada en çok kimi hıçkırı tuttu: beni tuttu. açık ara beni. iddialıyım.

en derinden daha da derinden gelen ben: yanlış yere gelmiş olmayasın zebanican?

haydar kelime anlamı: diyecek söz bulmamak. gizleri dolmak. haydar haydar. tiii

just minnet: ne demek istediğini anlatamayanlara. her derde devayız annem.

midemden su sesi geliyo: demek ki aygırmışçasına içmişsin. napcaz sana biz. ha canım. çok hareket etme, ne biliim takla filan atma, gelmesin.

midem iğrendi: gerçekten böyle insanlar varmış.

teklif sonrası kızlar konuşmaz mı: ı ıh. sus gelir. pıh.

they come'ın izle: ne izlemek istediğini bilmeyenlere.

tenini bu son görüşüm bu da beni mahvediyor: welcome to cezmi ersöz vol.2

yemekteyiz kıbrıs ingilizce: bu 3 kelime yanyana gelince, bilgisayarın infilak etmesi gerekirdi.

yutup bık wumın: bu da mı gelcekti başıma.

24 02 2009

yemek yemek


babam hem eti hem de sebzeyi sevebildiğim düşüncesini kaldıramıyor. hem de buna rağmen biber dolmasını etsiz sevdiğimi. aynı zamanda, brokoli, pırasa ve brüksel lahanasını nasıl yediğimi hayretler içinde izliyorken, ıspanağı pek tercih etmememe şaşırıyor. bütün bunlar olurken ona dönüp;


-'' eskiden sakatat denilen şeyi gerçekten sakat atın etinden elde ettiklerini sanıyodum. hani atların ayağı kırılınca vuruyolar ya, sonra onları mezbaada kesip bize sattıklarını düşünüyodum.''


bence çok mantıklı.

12 02 2009

biz bazen ulaş la çok eğleniriz

bugün
hiç beklemediğim bi anda
durup dururken sordu
''abla nolucak biz ölünce peki?''
belki de ilk kez
bu kadar ciddiydi
''bilmiyorum'' dedim
''görücez''
''bak ben gidince seni orda beklerim tamam mı'' dedi
tamam diyemedim



ne kadar sevmiyor görünsek de
birbirimizi
severiz aslında
ve biz bazen
onunla çok eğleniriz

05 02 2009

2 day in paris



sevgili julie delpy,
inan söze nerden başlasam bilemedim.
sen ne biçim bi insansın ki,
böyle bir filmi hem yazıp hem yönetip hem de başroldesin?




içinde vıcık vıcık aşk olmadan aşk filmi yapman,
zekice esprilerle filmi süslemen,
adam goldberg'le adeta gerçek bir çiftmişçesine şahane mimiklerle
oynaman(ız),
fransa'da fransız kalmayı, fransa-amerika arasındaki ilişkileri didik didik yaparak anlatman,
beni kıskandırmadı hayır hayır.


aksine yeni bir hayran edindin kendine.bravo.
nouvelle vague la yaptığın düetse.. kifayetsiz kelimeler.



*filmdeki anne-baba gerçek hayattaki anne babası delpy nin.
*adam goldberg in eski sevgililer karşısında mimikleri.
*favori kişilik: marion'un babası.

04 02 2009

vicky cristina barcelona, hadi ispanyaya


eğer bir buçuk saatiniz varsa,
ve gerçekten eğlenceli bir şeyler yapmak istiyorsanız,
izleyebilirsiniz. izleyin hatta.
sımsıcak bi film.
hatta bu da ost.linki:

03 02 2009

doğuştan.


Dünkü Galatasaray-Sivasspor maçında gol attı diye İsrailli Balili'yi protesto eden Galatasaray taraftarlarına gönderme..

25 01 2009

adolescence




küçükken kaset çekerdim radyodan yada diğer bi kasetten.
saçmasapan isimler verirdim bi de onlara
bazen hiç bilmediğim şarkıları sanki çok seviyormuşum gibi davranırdım
nedense..


20 01 2009

cool kids they belong together



bazen beni öyle üzüyorsun ki
kelime bulamıyorum sana kızacak
o an ''yanımda'' olsan aslında
tek bi bakışla
tek bi gülüşle
her şeyi halledebilecekken
yoksun ki
uzaktasın sen
yoruyor bu beni
dinleyemiyorum bazı şarkıları
sana kızgınken
çünkü azcık da olsa
seni hatırlatan şeylerlerle
ağlamaktan yorgun düşüyorum



''this is no modern romance
there is no there is no''
sonraki o bir dakikalık sessizlik
büyüyor içimde
kocaman oluyor
sonra
devam ediyorum
sen duyamasan da
hissettiğini bilerek
''baby im afraid of a lot of things
but i ain't scared of loving you
baby i know your afraid of a lot of things
but don't be scared of love..''

07 01 2009

ex


''when there is nothing left to burn, you have to set yourself on fire''

en başa dönebilsek
en başa ama
sadece yıldızların olduğu
içkinin etkisiyle
hafif bir baş dönmesine
bıraktığımız kendimizi
her şey çok zor
tahmininden daha fazla evet
ben güçsüz müyüm
''neler var daha hayatta tatmadığın..''
sustur beni
eski masa örtüsü
karelilerden
inter star döneminden kalan günler
dolanmadan
sızlanmadan
seviyormuş
ama engeller varmış gibi
değil öyle
korkutmamak için sızılarını
söylememek gibi
güçsüz müyüm ki ben
''this scar is a fleck on my porcelain skin, tried to reach deep but you couldn't get in, now you're outside me, you see all the beauty, repent all your sin''
yaptıklarım
daha çok yapmadıklarım için
bu özrüm
''there's one thing i want to say,
so i'll be brave
you were what i wanted
i gave what i gave
i'm not sorry i met you
i'm not sorry it's over
i'm not sorry there's nothing to say
i'm not sorry there's nothing to say...''

03 01 2009

minnet


lütfen
giderken
psychedelic 60's
ve
indie'den
birer parça
bırakın
geri kalan
sizin olsun..


29 12 2008


siz...

biz..

en açık

en saçık

en gizli

en ayıp

en komik

en korkunç

her şey yada

hiçbir şey

kadar

yakınız


iyi

ki

varsınız

24 12 2008

sayın üretici insanlar,



soğuk kış günleri için burunluk ve telefon ve mp3 çalar kullanılabilecek ama parmaksız olup da parmakları üşütmeyen eldiven yapar mısınız?

lütfen...

10 12 2008

dışlanmışların durağı

-ya ojem bozulmuş baksana...


diyorum ellerimi uzatarak yan koltuğa
okuma gözlüğünün üzerinden bakarken



renkli ekran bi anda siyah beyaza dönüşüyor



-biz mutluyuz burda
diyor küçükkızsesi


-zorla geldik umut getirdik umut getirdik yanımızda
diyor küçükkızınannesesi
ellerim sol tarafta kafamı çeviriyorum ekrana


tek bir oda
18 nüfus
eşyadan görünmeyen duvarlar


-polis hepimizi uyuşturucu satıcısı sanıyor
diyor siyahi husein eftas
festus okay resimleri duvarlarda


-ismim canan
diyor
sesi canan olmayan canan
-15 senedir tarlabaşında çalışıyorum
diyor
-yapacak bi şeyim mi var abicim


''ojem bozulmuş'' sesimi yutuyorum
şişiyor içimde
kocaman oluyor

25 11 2008

artık burada oturmuyor

huzur nedir...

anne kucağı mı
yar yanı mı
yağan karı puf koltukta kahve içerek izlemek mi
soğukta titreyerek sigara içmek mi
kitap kokusu mu
çay buhusu mu
yağmurda yürümek mi
vapurda üşümek mi


tek bi ses
tek bi dokunuş
tek bi koku


nedir ki huzur...

01 11 2008

iki uç

-''uyku, yarı ölümdür.''

yanağıma dayadığım elim, masaya dayadığım dirseğimin kaymasıyla sarsılıyor, o zamanlar bozuk olmayan gözlerimi kırpıştırarak yarı ölüm halinden ayılmaya çalışıyorum. utanıyorum ders sırasında uyuklamaktan, kendime gelip etrafa bakıyorum şaşkın şaşkın. o zamanlar hasta olmayan midemden sesler geliyor, elimi çantama atıyorum, annemin evden çıkmadan küçük şeffaf poşete koyup çantama attığı elmayı hissedince seviniyorum. saatime bakıyorum, o zamanlar maviyi severmişim meğer. tenefüse ne kadar kaldığını bilmiyorum. biraz önce uyanmama neden olan sıranın üzerinden defterimi çekip rakamları bulmaya çalışıyorum, o zamanlar da dersin ne zaman biteceğini öğrenmek için sırayı kullanırmışım....


-''uyku, yarı ölümdür.''

alnıma dayadığım elim, masaya dayadığım dirseğimin kaymasıyla sarsılıyor, sallanan sırayı sevmiyorum. sinirle o zamanlar yeni yeni bozulmaya başlayan gözlerimi bi büyütüp bi küçülterek tahtayı görmeye çalışıyorum. o zamanlar utanmamaya başlıyorum ders sırasında uyuklamaktan. o zamanlar hasta olmayan midemden sesler geliyor, elimi çantama atıyorum, annemin son anda çantama attığı elmayı dokununca seviniyorum. saatime bakıyorum, o zamanlar takmayı unutmaya başlamışım. araya ne kadar kaldığını bilmiyorum. biraz önce uyanmama neden olan sıra arkadaşımın kolunu silinmeye başlayan rakamların üzerinden çekmeye çalışıyorum, o zamanlar da dersin ne zaman biteceğini öğrenmek için sırayı kullanırmışım...


-''uyku, yarı ölümdür.''

yumruk şeklinde alnıma dayadığım ellerim, masaya dayadığım dirseğimin kaymasıyla sarsılıyor, durup dururken tepişen insanları sevmiyorum. 2.25e 2.50ye dayanan gözlerimi sinir belirtim olarak devirerek bakıyorum. o zamanlar sivri sözler söylemekten utanmamaya başlıyorum. artık reflü ve gastrite sahip olan midemden sesler geliyor, elimi çantama atıyorum, o zamanlar buna kızmaya başladığım için annemin benden gizli çantama attığı elmanın şeklini hissedince seviniyorum. saatime bakıyorum, artık takmamayı unutmamak için kendime notlar yazdığım saatime. dersin bitmesine ne kadar kaldığını bilmiyorum. biraz önce sinirlenmeme neden olan sıranın üstüne eğiliyorum, pencereden yansıyan ışıkla silinmeye yüz tutmuş rakamları, gözüme yapışmış lenslerimi söküp atmak istercesine ovuşturarak görmeye çalışıyorum, o zamanlar da dersin ne zaman biteceğini öğrenmek için sırayı kullanırmışım...


-''uyku, yarı ölümdür.''

uyanığım.
benim lenslerim var, ömür boyu onlarla yaşamak zorunda olduğum mide hastalıklarım ve artık sık sık takmayı unuttuğum saatim var, yaptıklarımdan ve söylediklerimden utanç duymama yetim ve dersin ne zaman biteceğini öğrenmeye ihtiyaç duymadığım yıllarım var...

ama elmam...

peki o nerde?

21 10 2008

we are eachother's


i lie awake
i've gone to ground
i'm watching porn,
in my hotel dressing gown
and now i, dream of you
but i still believe
there's only enough for one
in this lonely hotel suite.

the journey's long, and i feel so bad.
i'm thinking back to the last day we had
old moon fades in to the new
soon i know i'll be back with you
i'm nearly with you, i'm nearly with you.

when i'm weak,
i draw strength from you
& when you're lost i know how to change your mood
& when i'm down you breathe life over me
even though we're miles apart, we are eachother's
destiny

on a clear day, i'll fly home to you
i'm bending time getting back to you
old moon fades into the new
soon i knwo i'll be back with you
i'm nearly with you, i'm nearly with you.

i'll fly, i'll fly home, i'll fly home, & i'll fly

14 10 2008

...

insan görmek istemediklerini
görünce
uyumak yada yok olmak
istiyor...




sleep
or
not
to
be
...

.

13 10 2008

içç


Polonya'daki Auschwitz esir kampında Nazilerce öldürülen Yahudiler, bir umut valizlerine tekrar kavuşabileceklerini düşündüklerinden üzerlerine isimlerine yazarlar. İçlerinde işe yarayan eşyalar alınıp, geri kalanı atıldıktan sonra saklanan valizler...
şu an ben, o valizlerden biri gibi hissediyorum kendimi...

10 10 2008

o kadar

kalp her zaman aşk demek değildir...


kalp her zaman sevgili demek değildir...


kimi zaman anne...


kimi zaman bulamadığın eski bi dost(luk)tur...


kimi zaman da sadece kahve kadar basit...


ağlamak her zaman aşk acısı demek değildir...


ağlamak sadece giden sevgilinin arkasından yapılan bir eylem değildir...


kimi zaman anneyedir...


kimi zaman eski bi dosta...


kimi zaman da sadece kahve kadar basit...


kalp, bazen gözyaşıdır...
gözyaşı, bazen kalp...

07 10 2008

mimimim...

eveet, dide'nin beni mimlediği günün üstünden bi hafta geçmiş yaklaşık olarak; artık takkeyi önüme koyup cevap verme zamanıdır. hadi bakalım...

1) blog yazmaya ne zaman başladın?
2007 başlarıydı sanırım okulun adıyla açılan bloga yazmaya başlayalı, daha içe dönük, daha karanlıktı o zaman bana ait yazı ve şiirler ve o kadar da uzun ömürlü olmadılar. sonra haziran ayında burdan devam ettim.

2)blog yazısı konularının belli bir çizgide olmasına özen gösteriyor musun?
bu konuda belli bir ''çizgim'' yok sanırım, bugün bunu yazim yarın diğer konuya paralel geçişler yaparım nımnımnım demiyorum, ama şöyle bir bakınca ya derinlerden gelen şeyler var, ya da belirtmeden duramayacağım modern tespitler.

3)blog yazmayı ne kadar zaman sürdüreceksin?
belki blog olarak devam etmez yazdıklarım, belki bi gün kafama eser de küt diye kapatırım burayı, ama o zaman bile yazmayı durdurabileceğimi düşünmüyorum, ilelebet yazmaya devam, bu gerek bi kağıt parçasına olacaktır, gerek bir internet sayfası olarak devam edecektir, eminim..

4)blog yazmak senin için eğlenceli bir uğraşken, şimdi artan bekleyiş yüzünden zorunlu bir hal almaya başladı mı?
hayır hala eğlenceli bir uğraş, artan bekleyiş kendi açımdan oluyor ve bu gayet hoş bir telaş oluyor çoğu zaman, yani ''aman insanlar okicak aman ben ne yazıciim'' gibisinden bir bekleyiş pek de yok açıkçası.

5)blog yazmak için gün içinde bazı şeylerden feragat ediyor musun?
sanırım ediyorum, bu bazı şey olarak değil de çok zaman harcamak olarak çevrilebilir, çünkü ''sadece yazı yazıp çıkmak gerek'' cümleleri hep bir cümlecik olarak kalıyor..

eveet...bitti sanırım..

been, zeynep'i mimliyorum!!

01 09 2008

gitmek, gittirtilmek

gitmek istemiyorum gitmek istemiyorum gitmek istemiyorum gitmek istemiyorum gitmek istemiyorum ama yetmiyor sanırım bu kadarı kimse de anlamaz zaten nedenini niyesini annemin şefkatli kollarından vazgeçemiyorum var mı itirazı olan hayır yok evde oturup sıkılmayı özlemeyi planlıyorum bu sene de ya da her seferinde nereye gidicez tartışmalarımızı seninle en çok annemi seni ve evimi özleyeceğimi biliyorsun artık değil mi çok zor çok katlanılmasına değinmiyorum bile kim bilir bu bir senede yine neler neler olacak hayatımızda hani geçen sene ne kadar zor olmuştu ayrılık bu sene de öyle olacak ama göstermeyi planlamıyorum açıkçası otobüse binene kadar maskemle biziz ama o koltuğa yerleştikten sonar hiçbir şey için söz veremem en kötüsü de sen yan koltuktaki teyzeden gözyaşlarını nasıl saklarım diye düşünürken onun inadına inadına sana soru sormaya çalışması oluyor ağlama hürriyeti bile yok zaten olsaydı da onu da aydın doğan satın almış olacaktı bence gitmek istemiyorum daha erken yedi gün daha istiyorum bu kadar erkenini planlamamıştık hayır hayır istemiyorum böyle okulu naapmalı bilmiyorum sanki bütün öğrencileri istanbul il sınırları içerisinde oturuyor of of hayır istemiyorum çözüm mü var mı diyor annem evet yok ne yazık ki lanet olsun ki bir sürü bokpüsür işlem her sene böyle ders kaydı mı yaptıracağız böyle anlamsızca şeyler bi sürü bi sürü bi sürü gitmek istemiyorum ya hayır hayır hayır bi hafta daha kalıp bütün perili prensesli cadılı dizileri izlemek anlamsız kadın programlarına zap zaplaya beyin hücrelerimi öldürmek annemle kavga etmek seninle güneş tepedeyken buluşmak doors izlemek yerli dizileri battaniye altında kahveyle sana izah etmek istiyorum gitmek istemiyorum daha erken ha bir hafta önce ha bir hafta sonra neler sığmaz ki o bir haftaya kimse bilemez ben gitmek istemiyoruuuuuum ama şimdi sen diceksin ki gitmelisin git sonra tatil olsun hemen gel sonra git sonra tatilde bir daha gel sonra bir bakalım bir sene daha bitmiş işte o zaman sen geleceksin ben anlamam geleceksin ama ben gitmeliyim o zaman diy mi peki tamam öyle olsun.................

11 07 2008

conversation(s) with other women


ben bugün bi film izledim. zaten hayatımın en düzenli eylemlerinden biridir bu, kitap oku, film izle, tuvalete git filan falan. ve bu yüzdendir ki gerçekten kaliteli olan filmleri bilirim, ben izleyeceğim filmin zeki, çevik ve ahlaklı olan oyuncularına değil, yönetmenine, senaristine, soundtrackine, ödüllerine bakarım. sokakta yürünürken aniden çıkagelen ''hadi sinemaya gidelim şu şu filme'' teklifini bazı sorularımı sıralayıp da cevap alamayınca tıs tıs tıs diye gülerek geri çeviririm. filmleri izlemek için izlemem çünkü, her şeyiyle bende yerini alması suretiyle izlerim. neyse, filmin ismi başlıkla müstasna, conversations with other women. 89 dakikalık filmin toplam 2 dakikasında ekran tam olarak kullanılıyor, geriye kalan dakikalarda ekran ikieşitparçaya bölünmüş, ama bu seyirciyi hiç rahatsız etmeden, usul usul yapılmış. kamera binbirçeşit açıda kullanılmış ancak mekan bir-ikiyle sınırlı. filmin başrollerinde aaron eckhart ve helena bonham carter var. hı hı ebet helena. zaten başka da pek kimse yok. zekice bir senaryo işlenmiş, filmin bayağı bir ilerlemesi lazım ki olayı kavrayabilelim.

söyleyeceğim şu ki, onların pişmanlığı içine işler, tabir-i caizse ağzına sıçar insanın. ''hayır hayır ben/biz böyle olmayacağız'' denmesi kuvvetle muhtemelken, çoğu insanın/çiftin sonu budur ancak ve ancak kimse 15 yıl sonra onlar gibi bir deli cesaretine sahip olamaz/olamayacaktır. nerden mi biliyorum? sosyolojik(!) gözlem yeteneğimden!

gel gelelim... hayır ben/biz gerçekten böyle olmayacağız. nerden mi biliyorum? gözlerinden.

10 07 2008

doğmamış çocuk,olmamış baba(1)

merhaba baba...
artık 19 yaşından ''kız''ın olarak karşındayım.

en yakınımın bile beni sana benzettiğini duyduğumda neden bas bas itiraz ediyorum hiç düşündün mü? hayır düşünmedin. çünkü o an'ımda yoktun. ilk ayrılık-kazık krizimde kendimi odama kapatıp yemeden içmeden kesildiğimde neler oluyor diye sordun mu? hayır sormadın. ''ev'' ve ''aile'' sınırları''mız'' içerisinde bir tek kendin doğruyu biliyormuş gibi davrandığında sana karşı gelen kişinin neden sadece ben olduğumu düşündün mü? hayır düşünmedin. kendi anne babanın bile senin bağrışlarına karşı çıkışlarına ses çıkaramaz gördüğümde,''anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı?'' sorusu aklıma geldiğinde gözlerimi kısarak aklımdan geçen cevabın neden sen olmadığını bilebildin mi? hayır bilemedin. ve bütün bunların cevabını hiç bilemeyeceksin belki de baba..

neden hazal benim adım baba? cinsiyetimi öğrenememiştiniz benim yüzümden,kız olduğumu 7 temmuz 89 günü öğrendin,hemşiere elinde benimle çıkıp gelince mi aklına geldi bu isim?

neden ulaş benim kardeşimin adı baba? ateşli bir solcu olduğunu ele güne duyurmak yada erken yaşta hayatını adadığı yolda hayatını kaybeden ulaş bardakçı anısına mı?

bu kadar çok okumaya beni babam alıştırmadı hayır.orta birinci sınıftaki türkçe öğretmenimdi bunu bana aşılayan,geceleri herkes yattıktan sonra yorganın altında devam ederdim okumaya çünkü gözlerimin bozulacağı telaşıyla artık zaman sınırlaması koymuştunuz bana.

hayır hayır,şiire de kendim bulaştım ben. şiir yazan herkesin adının başına ''şair'' ünvanın koyulmayacağını ise birilerinden çok daha iyi biliyorum-o hala bunun farkında olmasa da-

peki ben neden bütün siyasi partilere,siyasi oluşumlara karşıyım baba? bunu hiç düşündün mü?
üniversiteyi kazandıktan sonra evde en çok konuşulan konulardan biriydi,aile büyükleri ''aman kızım,uzak dur,bak annene babana,o kadar koşturdular da noldu,kurtardılar mı ülkeyi?'' dediklerinde sizden önce cevap vermeme rağmen, sen ''sana katıl yada katılma demiyorum,eğer gerçekten aklına yatan bir şey olursa karar senin,sen en doğrusunu yaparsın'' demene rağmen,neden ben bu kadar uzak kaldım sence? o 'partili' denilen insanlardan-hayır mütevazi olamayacak kadar doluyum bu konuda-kat be kat daha fazla bilgiye sahip olmama, 78 kuşağı temsilcileri içinde büyümeme,dev-yol,dev-genç,halkın kurtuluşu,ip,emep'çilerin arasında en ateşli tartışmalarınzı dinleye dinleye büyümeme rağmen neden acaba baba? neden yapmadım?

''bu asabi çıkışların filan,aynı baban'' demeleri yüzünden geçirdiğim krizler, ''ne alakası var,ben kendimim ve bu benzetmeyi bir daha duymak istemiyorum'' diyerek geçiştirmelerim nedendi baba?

çünkü..
çünkü aslında ben sana benzemiyorum,bunu istemiyorum baba. evet fiziki özelliklerimiz benzer belki de,ama bu hiçbir şeyin kanıtı değil baba. benim adım,kardeşimin adı hep senin bize koyduğun adlar belki, siyasi partilerden sırf senin gibi olmamak için uzak kaldım belki, içimdeki şiir aşkını hep bastırdım belki... bunların tek bir sorumlusu var baba.


ben artık hayatımda pişman olunacak adımlar atmıyorum baba, gelecekte evlendiğim adam ve belki de doğacak çocuklarım yıllardan sonra bir yemek masasında benden duyacakları bir iki (aslan kükremesi tonunda) cümleyle şok olmasınlar diye artık pişman olunacak hiçbir şey yapmıyorum baba.

hayatım ''keşke''lerle bölünmesin, benim yüzümden insanlar acı çekmesin, kimsenin hayatını mahvetmeyeyim diye on düşünüp bir yapıyorum baba...

ve eğer bir gün çocuklarım olursa onlara sadece parasal destekte bulunmayacağım, sevgi sözleri söyleyeceğim, bisiklete binmeyi babaları öğretsin ama, bağırarak her şeyin yola koyulması gibi bir olasılık olmadığını göstereceğim, hayatlarında ''örnek bir baba modeli'' olsun ki çarpık ilişkiler yaşamasınlar diye koruyup kollayacağım ben onları babalarıyla birlikte... her şeyi sadece anneleriyle değil, babalarıyla da paylaşsınlar diye çabalayacağım. oğlum babasından korkarak hareket etmesin, ondan gizli gizli yaşamasın diye, kızım babasına ailede tek ses çıkartabilen kişi olmasın diye çabalayacağım. ve kızıma ''baban aslında seni çok seviyor, hem babalar kızlarını çok kıskanır'' demek zorunda kalmayacağım.


ve hayır!
ben babama hiç ama hiç ben-ze-mi-yo-rum...