''kapalı bir sandığın içince günışığına çıkmayı bekleyen, kıymeti bilinmemiş bir define değilim ben. hakkımda soracağın her sorunun cevabı üç aşağı beş yukarı sende saklı zaten. beni keşfetmeye çalışmanı da, keşfettiğini sanmanı da istemem. tanımak zorunda değiliz birnirimizi, daha bir arpa boyu tanıyamamışken kendimizi. başkaları hakkında edinilen bilgiler, çöplükten gelişigüzel çıkarılan yiyeceklere benzer. tadına bakamayacak olduktan sonra, kokutmak zorunda değiliz beynimizde.'' (E.Şafak.)
uyandığında saatin ne kadar erken olduğunu bilecek kadar ayık değil, halbuki yatmadan önce ayılmak için içtiği sütsüz, şekersiz kahvenin bardağı masanın köşesinde. gözlerini ilk açtığında yaptığı şeyi yapmıyor bu sefer, bakmıyor saate ya da kalkmıyor yerinden. içinde saymaya çalıştığı isimleri yutuyor, tek bir isim kalıyor boğazında, elini sokup çıkarıp baş ucundaki masanın üzerine, kurumuş, artık kahveli bardağın kenarına doğru sallandırıyor. düşüyor isim yere. eğilip almaya çalıştığında yataktan hızlı kalmanın bedeli olan baş dönmesiyle yer çekimine yenilen vücudu yere bırakıyor kendini. isime uzanmaya çalıştıkça kaçıyor isim. belli ki intikam almaya çalışıyor diye geçirerek içinden daha temkinli kalkıyor yerinden ama nafile, bu sefer isim kayıp. aramaktan yorgun düşene kadar tüm evi 42 kez dolaşıyor. yok. artık saate bakmanın zamanı geldiğini düşünüp uzanıyor saate, kırmızı, eciş bücüş, rakamlarının kimisi yere düşmekten baygınlık geçirmişçesine sallanan bir çalar saat. yenisi asla alınmaz, eskisi asla atılmaz cinsten. hala zaman var, kim bilir ne kadar erken uyanmış. isimse yok. geceden kalma dibi tortulu kahve bardağına uzanıyor, yine yetişemiyor, sinirlenip hızlıca yaptığı hamlede ayağı emektar masaya çarpıyor, masanın ucundaki kahve fincanı sallanmaya başlıyor. o an kırmızı, eciş bücüş, rakamlarının kimisi yere düşmekten baygınlık geçirmişçesine sallanan çalar saat duruyor. o an zaman duruyor. kahve fincanı dibindeki turtusuyla sonsuza kadar sallanacakmış gibi dursa da, an'a yenik düşüyor. küçücük fincandan çıkan inanılmaz şangırtıyla tekrar yere oturuyor. bu sefer ne baş dönmesi, ne akşamdan kalmalık. fincan, ismin üstüne düşüyor. şimdi hangisi daha paramparça, bilemeden yerde oturuyor. bir elinde sağlam kalan fincanın kulbu, diğer elinde isimin parçalan-a-mayan tarafı.
''söylediklerini geri almak, kelimelerden pişman olmak için çok geç artık.''
fincan kulbunu duvara fırlatıyor, inatla parçalanmayan kulp, geri dönüp koluna derin bir iz bırakıyor. elindeki yarımkalanisme bakıyor, diğer yarısını bulup yapıştırıyor yerinden kalkmadan. en son hamlesi, yere damlayan kanlara dur der gibi, ismi alıp kulbun açtığı yaraya yapıştırmak oluyor. artık ne kadar geç olsa da

0 de*:
Yorum Gönder